TASAVVUFUN KAYNAĞI KUR’AN ve SÜNNETTİR
Hedefi Allah rızası olan bir hareketin, İlâhî ölçülere uyması şarttır. İlâhî ölçüler, Kur’an ve Sünnet ile belirlenmiştir. Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu ölçülerin tamamına İslâm denir.
Allah Teâlâ İslâm’dan başka bir din, yol ve hareketi kabul etmeyeceğini açıkça bildirmiştir.351 Peygamber olarak gönderdiği resûlü Muhammed Mustafa [sallallahu aleyhi vesellem] ise, dinî hayatımızda kendisinin konumunu şöyle belirlemiştir:
“Kim, hakkında bizim (açık veya işaret yollu) emrimiz (ve müsaademiz) olmayan bir iş yaparsa o, (kişi ve işi Allah katında) reddedilir.”
Bu delilleri okuyan veya işiten bir kimse, tabii olarak şu soruları sorabilir: İslâm’dan başka hiçbir şey Allah katında kabul görmüyorsa, farklı isimlerle hayatımıza giren fıkhî mezheplerin ve terbiye yollarının (meşrep) yani tarikatların durumu nedir? Bunların İslâm ile alakası nedir?
Eğer İslâm’ın bir parçası iseler, niçin farklı isimlerle anılıyor ve anlatılıyor? Bu değişik isimler ve ekoller dinî birliği bozmuyor mu? Din bir değil mi? Bu farklı yollar da neyin nesi?
İslâm tarihinde mezhepler ve tasavvuf hakkında bu tür sorular hep sorula gelmiştir. Bu sorulara kısaca şu cevabı verebiliriz: Bütün hak mezhepler ve meşrepler, asla bir din değildir. Ancak dinin tefsirinden ve yaşanmasından ibarettir. Hiçbiri dinî tahrif ve tahrip etmez. Aksine dine hizmet eder. Her :k: yol da İslâm’ın içtihat yapılmasına imkân verdiği konularda, din yolunda mühim vazifeler görmüştür.
Konumuz tasavvuf olduğu için biz, mezhepleri değil meşrepleri yani tasavvufi yolun ne olduğunu ele alacağız.
Her şey den önce tasavvufun doğru anlaşılması gerekir. Tasavvufu bir tabu gibi göstermek yanlıştır. Tasavvuf akılla aniaslamaz. dille anlatılamaz, yanına yanaşılamaz bir şey değildir.
Tasavvufun kelime olarak tarifi kolaydır fakat yaşantı olarak tatbiki zordur. Tasavvuf tenkide açıktır. Doğru ve yerinde tenkitler tasavvufu batıl inançlardan temizler. Yanlış ve usulsüz tenkitler ise fitne olur, düşmanlık ateşini alevler. Tasavvufa hem adım atan hem de taş atan onu iyi tanımalıdır. Yoksa birisi cehalet, diğeri de gaflet ile kul hakkı yemiş, insana haksızlık etmiş olur. Bu ise aynı dünyayı paylaştığı bir insana değer vermemek, onu hiç saymaktır.
Öncelikle şunu kabul etmek gerekir: Tasavvuf yeni bir din değildir. Dinî yeni bir anlayışla takdim şeklidir. Bu takdim her devre göre az-çok değişse bile, değişmeyen şey onun temel usulü ve hedefidir. Tasavvuf terbiyesi, Allah ve Resûlü"nün [sallallahu aleyhi vesellem] öğrettiği edep üzere kurulmuş manevî bir ahlâk eğitim sistemidir. Bu sistemin hedefi, takva ve edeple Allah Teâlâ’nın rızasına ulaşmış olgun insan yetiştirmektir.
Tasavvuf terbiyesinin merkezinde olgun bir mümin (mürşid-i kâmil) bulunur. Bu kişiye mürşid denir. Mürşid insanları terbiye yetkisini halktan değil, Cenâb-ı Hak’tan alır. İnsanları terbiye etme işi, ilim ve irfan ister. Gerçek anlamda terbiye görmeyen kişi, bir başkasını terbiye edemez.
Bu anlamda büyük mürşid, Ebû Hafs Haddad (k.s) tasavvufun ne olduğunu kısaca şöyle tarif etmiştir: “Tasavvuf bütünüyle edepten ibarettir. İnsanın yaşadığı her anın, her halin ve her makamın kendine göre bir edebi vardır. Bu edebe her zaman riayet eden kimse, Allah dostu olur.
Edebi korumayan kimse, her ne kadar kendisini güzel bir halde zannetse bile, esasen onun Allah katında yeri ve bir değeri yoktur. Bu kimse kendisinin İlahî huzurda kabul gördüğünü düşünse de, aslında oradan çok uzaktadır.
İnsanın terbiye edilip eğitildiği bu okula, samimiyetle girilir. Sabredip bu eğitime devam edenler Allah’ın izniyle hedefe ulaşır, İlâhî dostluk diplomasını alır. Nihayet bu okuldan edeple mezun olur.
Burada terbiyeden gaye, insana ulaşmak ve onu İlâhî terbiye ile buluşturmaktır. İslâm’ın her daveti insan içindir. Dolayısıyla her insanın yaratılışı (fıtrat) farklı farklıdır. Her insanın Allah ile muhabbeti ve münasebeti taşıdığı yaratılışına göre farklılık arz eder.
Bunu mürşid olan Allah dostlan, “Allah "a giden yollar mahlukatın sayısıncadır ” sözleriyle anlatırlar. İşte tasavvuf büyükleri, dinin asıllarından hiçbir taviz vermeden değişik usuller kullanarak, insana ulaşmaya ve onu keşfetmeye, kabiliyetlerini ise ortaya çıkarmaya çalışmışlardır.
Mürşidlerin, bir müridin Allah vergisi yeteneklerinin ne olduğunu ortaya çıkaracak bu eğitim sürecine “seyrü sülük” denir.
Tasavvuf büyükleri terbiye metotlannı Kur’an ve sünnetten almışlardır. Bununla beraber insanlığın ortak değerlerini ve tecrübelerini kullanmışlardır. Bu yaklaşımlarında ise “Hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa onu almaya en fazla hak sahibi odur hadisini esas almışlardır.
Yine dinimizin tasvip ettiği örf, adet ve maslahat gibi prensiplerden de istifade etmişlerdir. Bizden önceki dinlerin İslâm dinince değiştirilmeyen ölçülerini ve ahlâkî değerlerini gerekli oldukça değerlendirmişlerdir. Bütün bunları yaparken şu temel kuralı devamlı göz önünde bulundurmuşlardır: “Ana ilkelerde taklit yasaktır. Fakat, ilkelerin gerçekleşmesine yardımcı olacak taktik ve metotlarda taklit etmek serbesttir.
Nitekim, Hz. Resûlulah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem], Hendek harbinde İran bölgesinde yaşayan Farisîlerin hendek kazma usulünü benimsemiş ve kullanmıştır.
Bunu savaş sırasında ve başarılı olmak için yapmıştır. Güzel sonuç da almıştır. Bir ibadetin hedefine hizmet eden şeyler, o ibadet gibi kıymetlidir. Tasavvuf büyüklerinin uyguladıkları usuller de bu maksatladır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder